Cevad Memduh Altar1902-1995
English | Français | Deutsch | Italiano | Español

ESERLERİKONFERANSLAR

Bu belgeyi Word Dökümanı Olarak İndirebilirsiniz!

PAUL HİNDEMİTH'LE KARŞILAŞMAM

(Cevad Memduh Altar’ın, 25-29 Nisan 1983’te Ankara Alman Kültür Merkezi’nde düzenlenen Hindemith Haftası çerçevesinde Almanca olarak verdiği konferansın Türkçe metni.)

            Alman Kültür Enstitüsü’nün sayın Müdürü Dr. Hohl ve onun değerli mesai arkadaşları ve sayın dinleyenlerim!

            Söze başlamadan önce, bu kadar nazik ve ilginç bir programı organize etme görevini üzerine almış bulunan Alman Kültür Enstitüsü’ne tebriklerimi ve teşekkürlerimi sunmayı borç biliyorum.

            1935 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nda Güzel Sanat Şube Müdürü görevini yürütürken, zamanın Millî Eğitim Bakanı rahmetli Saffet Arıkan ile, bu konuya büyük emeği geçen, Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanı rahmetli Cevat Dursunoğlu adına Paul Hindemith’i karşılama ve onunla çalışma fırsatını elde etmiştim. Aradan 48 yıl geçmiş olmasına rağmen, o unutulmaz günleri her zaman sevgi ve heyecanla hatırlıyorum.

            Paul Hindemith gibi, yalnız büyük bir besteci değil, aynı zamanda müzik sanatının güçlü bir pedagogu da olan dâhi bir insanın, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün olağanüstü ilgileriyle Türkiye’de 1924 yılında başlatılmış bulunan müzik reformlarının uzmanlığını yapmak üzere Ankara’ya davet edilmiş olması, bizler için büyük bir şanstır. Cumhuriyet Türkiye’sine Batıdan birçok uzman gelmiştir; ve bunların çoğu yararlı da olmuştur. Fakat aranılan uzman, her yönü ile ağır basar ve başarılı olursa, bu bizler için hakikaten bir şans olur. Çünkü müzik reformlarımız için en önemlisi, büyük bir besteci olan ve eğiticilikteki üstünlüğünü eserleriyle de kanıtlamış bulunan Paul Hindemith’in Türkiye’ye gelmesinin sağlanabilmiş olmasıdır.

            Hindemith’in kişiliğini ve başarısını, dünkü konuşmasında sayın Dr. Rexroth çok güzel dile getirmiş, Prof. Dr. Oransay da bütün bu gerçekleri dilimize gereğince nakletmede kendisine içtenlikle yardımcı olmuştur.

            Ben şimdi sizlere, Hindemith ile Ankara’da nasıl karşılaştığımı anlatacağım. 1935 yılından önce Türkiye’nin Öğrenci Müfettişi olarak Berlin’de çalışmış bulunan Cevat Dursunoğlu (ki Atatürk’ün büyük nutkunda adı Dursun bey zade Cevat bey diye geçmektedir), günün birinde Ankara’dan bir direktif alır. Dunsunoğlu, bu direktife göre, Türkiye’de başlatılacak müzik reformları için gerekli uzmanı bulup angajmanı sağlamakla görevlidir. Cevat Dursunoğlu’nun müzikle hemen hiçbir ilişkisi yoktur ve müziği sadece sevmekle yetinir.

            Ben de o sıralarda Gazi Eğitim Enstitüsü’nde hocayım, sanat tarihi ve müzik tarihi derslerini okutuyorum ve Bakanlıkta hiçbir görevim yok. Cevat Dursunoğlu, Bakanlıktan direktifi alır almaz hemen teşebbüse geçer. O tarihlerde sayın Hamdi Arpağ Berlin’de Büyükelçidir; ama iş başında olanları yakından tanıdığı halde, Türkiye’nin aradığı uzmanı bulabilmek için kiminle temas edeceğini bilememektedir. Cevat Dursunoğlu’nun araştırmaları sonunda bazı teklifler gelir; ve bunların arasında Erich Kleiber de vardır.

            O zaman Berlin’de, sanat hayatının zirvesine ulaşmış büyük bir orkestra yönetmeni vardır: Furtwängler. Cevat Dursunoğlu, Furtwängler’i görmek ister, ister ama o kapıyı açabilecek imkânı bir türlü elde edemez. Ne var ki Dursunoğlu’na, bu hususta en doğru bilgiyi Furtwängler’den alabileceğini söylerler. Yanlış bir adım atarak beklenmeyen bir uzmanı Ankara’ya göndermektense, mutlaka ehlini göndermenin doğru olduğuna inanan Cevat Dursunoğlu, Furtwängler’in adresini bulur, ama onunla nasıl görüşecek? Furtwängler o kadar meşgul ki kimseyi kabul etmiyor; randevu almak ise imkânsız. Dursunoğlu bunu yapamayacağını anlıyor, çünkü bütün teşebbüsleri boşa gidiyor. Bunun üzerine Furtwängler’in önce sekreterine başvurmanın doğru olacağı aklına geliyor; ve ne yapıp yapıp bu sekreterle tanışmak istiyor.

            Cevat Dursunoğlu gayet konuşkan, son derece etkileyici güce sahip bir idareci. Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’yı bile etkilemiş olacak ki, Paşa büyük nutkunda ondan bahsediyor. Dursunoğlu nihayet Furtwängler’in sekreteriyle görüşmeyi başarıyor. Sekreter ona “Randevu veremem, Furtwängler çok meşgul” diyor; “belki bir ay sonra bile mümkün olamaz” diyor. Dursunoğlu sekretere, “Türkiye’nin Devlet Başkanı Kemal Atatürk haber bekliyor” diyor. Bunun üzerine sekreter, “Bir deneyelim bakalım” diyor. Ve Dursunoğlu ne yapıyor ediyor, inatçı sekreteri yumuşatıyor; eninde sonunda Furtwängler’den gerekli randevu alınıyor; ve ilk karşılaşma Berlin’de gerçekleştiriliyor. Ben, bütün bu olup bitenlere “Berlin Çabaları” diyorum.

            Furtwängler, daha ilk konuşmada durumun ciddiyetini anlıyor; inatçılıktan vazgeçiyor; ve Dursunoğlu’nun bana anlattıklarına göre, konuya son derece ilgi gösteriyor, Türkiye’nin isteğini karşılamaya hazır bir insan oluveriyor; Dursunoğlu’na “birkaç gün müsaade edin, bir düşüneyim” diyor. Furtwängler düşünüyor, taşınıyor ve nihayet Dursunoğlu’na “Size ancak bir kişiyi tavsiye edebilirim, o da Paul Hindemith’dir” diyor.

            Ne kadar isabetli bir görüş, Furtwängler’in onun pedagog yönünü de göz önüne almış olduğu muhakkak; yoksa Furtwängler daha birçok insanı tavsiye edebilirdi. Niçin Paul Hindemith üzerinde durdu? Nitekim bizim, besteci ve aynı zamanda müziğin eğitim-öğretim yönleri üzerinde de geniş bilgili bir uzmana ihtiyacımız olduğu muhakkak. Ve nihayet isteğimiz yerine geliyor; Hindemith ile prensip üstünde anlaşmaya varılıyor. Tam o sırada Cevat Dursunoğlu’nun Berlin’deki görevi sona eriyor; Dursunoğlu Ankara’ya dönüyor ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın Teftiş Kurulu Başkanlığı görevini üzerine alıyor; uzun bir süre sonra yanan Bakanlık binasının zemin katındaki, “kuyu dibi” ya da “mahzen” diye adlandırdığımız oldukça karanlık bir odada çalışmalara başlıyor.

            1935 yılında beni, Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki görevimden çekip Bakanlığa alıyorlar; idareten herhangi bir şubenin müdürlüğüne tayin ediyorlar; bu hizmete de Güzel Sanatlar Şubesi adı veriliyor. Tabii bütün bunların hiçbirinin henüz kanuni bir dayanağı yok; yapılan işler geçici bir süre yalnız idareten yapılmış oluyor; kanun filan sonradan çıkacak. Bakanlıkta yapacağım işler, tabiatıyla mesleğimin gerektirdiği işler oluyor. Tahsilimi Almanya’da Leipzig’de yapmışım, sonra da Ankara Üniversitesi’nin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden mezun olmuşum. Almanca ve Fransızca biliyorum. Büyük besteci Hindemith’i, kişiliğini, eserlerini çok iyi biliyorum. Hattâ onun Türkiye’ye geleceğini duyunca, canla başla gayrete de geliyorum.
Nihayet Atatürk’ün güzel sanatlarda ve özellikle müzik sanatında yapılmasını gönülden istediği reform uygulamalarının süratle oluşmaya başladığı günler de gelmişti. Hattâ yalnız Hindemith değil, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin münhal bulunan Mimari Şubesi’nin başına da Berlin’den, zamanın büyük mimarı Hans Pölzig gibi dünya çapında üne ulaşmış bir şahsiyetin getirilmesi kesinleşiyordu. Büyük mimar Hans Pölzig, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da yapılması kararlaştırılan Türk-Alman Dostluk Yurdu’nun projesini gerçekleştiren mimardır; ve 1915 yılında, söz konusu binanın Çemberlitaş’ta temeli atılırken yapılan töreni, henüz 13 yaşlarında iken ben de izlemiştim.

            1935 yılının Nisan ayında, Hindemith ile birlikte Hans Pölzig’i de Ankara’ya bekliyorduk. Her ikisini de karşılamak üzere, günlerden bir gün Ankara garına gittim; ama yataklıdan birbirini çok iyi tanıyan üç yabancı indi. Meğer üçüncü uzman da Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister imiş ve Ankara’da kendi projelerine göre yapılmakta olan Devlet Mahallesi ile Büyük Millet Meclisi binasının ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın inşası işlerini görmeye gelmiş.

            Bu büyük uzmanlar beni görünce memnun oldular; tanıştık ve kendilerine çiçek sundum; “sizleri Bakan adına karşılamaya geldim” dedim; ve bizim uzmanları Ankara Palas Oteli’ne götürdüm, Her ikisine de öğleden sonrası için Bakandan ve Cevat Dursunoğlu’ndan randevu almıştım. Hindemith odasına çekildi. Pölzig ise, “ben hiç yorgun değilim, bana Holzmeister’in yapmış olduğu Merkez Bankası binasını gösterir misiniz?” dedi. “Memnuniyetle” dedim, onu Merkez Bankası’na götürdüm. Aktivitesine hayran olduğum bu büyük insan, kendisiyle varılan anlaşmadan hemen sonra, Türkiye Büyükelçisi ile sözleşme imzalamak üzere Berlin’e döndü ve ne yazık ki birkaç gün içinde vefat etti; ne kadar üzüldüğümüzü tahmin edersiniz.

            Öğleden sonra Hindemith ile Bakanlığa gittik. Önce Bakanımız sayın Saffet Arıkan ile görüştü. Saffet Arıkan çok iyi Almanca konuşuyordu. Hindemith hizmet sözleşmesini Berlin’de Büyükelçi Hamdi Arpağ ile imzalamıştı. Hindemith’le gerekli görüşmeler yapıldı ve Hindemith Mayıs ayının ortalarına kadar Ankara’da kaldı. Büyük besteci Ankara’ya yalnız gelmişti. Sayın eşi Gertrud Hindemith Berlin’de kalmıştı. Başlangıçta Hindemith ile ilgili yazışmaları sadece Bayan Hindemith ile yaptık. Hindemith Ankara’da hemen araştırma ve incelemelere girişti ve kısa bir süre içinde Bakanlığa dört rapor sundu. Raporları ben Türkçeye çevirdim. Buna çok memnun olan Hindemith, altında şu satırları ve imzasını taşıyan bir resmini bana verdi. Ne kadar sevindiğimi tahmin edersiniz:

            “Göğsü kıvançla kabaran müzik yazarından,
            vefalı çeviricisi bay Cevat’a.
            Paul Hindemith        Ankara Nisan 1935”

            (Der von Stolz geblähte Musikschriftsteller
            seinem getreuen Üversetzer Herrn Cevat.
            Paul Hindemith          Ankara April 1935)

            Hindemith, dört raporunun ilkinde, Ankara’da bir Devlet Konservatuvarının nasıl kurulması gerektiğini açıklıyordu. İkincisinde, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın nasıl ıslah edilebileceği konusunu ele alıyordu. Üçüncü raporda, orkestra enstrümanlarının yenilenmesi zorunluğuna değiniyordu. Dördündü raporda da Türkiye’de müzik sanatının yurt sathına yönelik gelişim çabasının nasıl değerlendirilmesi gerekeceği üstündeki görüş ve önerilerini açıklıyordu. Bu dört raporun asıllarının, Millî Eğitim Bakanlığı’nın arşivinde olması gerekir.

            Hindemith’in, kısmen elle yazılmış, kısmen makinede tape edilmiş 36 kadar mektubunu, yani özel mektuplarını halen kendi arşivimde saklamaktayım. Bunların çoğu Cevat Dursunoğlu’na yazılmış, bir kısmı da bana. Bunların arasında, o zamanın Berlin Büyükelçisi sayın Hamdi Arpağ’ın da imzasını taşıyan, Hindemith’in hizmet sözleşmesi de yer almaktadır ki yalnız bu belge sözleşmenin aslıdır. Sayın Cevat Dursunoğlu, ölümünden kısa bir süre önce, elindeki Hindemith mektuplarıyla birlikte bu sözleşmeyi de bana verdi. Sözleşmenin, dışarıdaki salonda sergilenen mektuplar arasında aslını görmeniz mümkündür. Bu sözleşmede Hindemith Ankara’da ne yapacak, ne edecek, hepsi yazılıdır.

            Hindemith ile Ankara’da geçen günlerin oldukça önemli bir anısı da şudur: Meğer Hindemith, her gittiği ülkenin hayvanat bahçesini gezmeyi severmiş. Ankara’ya sonradan eşinin de geldiği günlerden birinde bana, “Ankara’da hayvanat bahçesi var mı?” diye sordu. Dedim ki “henüz kuruluyor”. “Öyleyse gidelim, görelim” dedi. O zaman çok yakından tanıdığım bir arkadaşımız vardı, Necdet Pençe, işte bu arkadaş hayvanat bahçesinin kurulması ile görevlendirilmişti; kendisi Gazi Eğitim Enstitüsü’nde tabiiyye hocasıydı. Rahmetli arkadaşım Necdet Pençe’ye telefon ettim. Pençe bana, henüz görülecek fazla bir şey olmadığını, sadece beş tane aslanın gönderildiğini, hayvanların muvakkat bir kafes içinde tutulduklarını söyledi ve “isterseniz gelin aslanları görün” dedi. Hindemith’e durumu anlattım, âdeta gözleri parladı, meğer aslanları çok severmiş, “hemen gidip görebilir miyiz?” dedi.

            Ertesi gün kalktık, eşlerimizle birlikte Atatürk Orman Çiftliği’ne gittik. Çiftlikteki müdürlük binasının yanında ve binanın kuytu bir yerine demir parmaklık yapmışlar, içine de beş aslan koymuşlar; irili ufaklı bir aile. Hindemith bunları görünce neşelendi. “Ah ne güzel, ne güzel” derken, bir de ne göreyim?, parmaklığın arasından kimse farkına varmadan süzülüp çıkan ufakça bir aslan, Hindemith’in bacakları arasına girip, kafasıyla onu okşamaya başlamasın mı! Hindemith’te, bende, hattâ hepimizde bet beniz attı ve şaşırakaldık. Derhal işçiler koşup geldiler ve aslanı tutup götürdüler. Yavru bir aslan, ama irice bir yavru. Parmaklığın arasından sıyrılıp Hindemith’e gitmesi de anlamlı. Bilir misiniz neden korktum? Alman dostlarımız bize, “Biz size büyük bestecimizi gönderdik, siz onu aslanlara yedirdiniz” diyecekler diye korktum! İnanın bana, bu olay benim onunla geçen ilk hatıralarımın en önemlilerinden biridir.

            Şimdi gelelim o tarihlerde Ankara’da bile Hindemith’e meydan okumaya kalkışan iki ayaklı aslanlara: Nitekim onun Ankara’ya davet edilmesine şöyle diyenler de oldu: Türkiye’ye neden Almanya’dan müzikçi gelecekmiş, bizim müzikçilerimiz yetişmiyor mu?, madem yabancı uzman gelecek, pekâlâ Fransa’dan, Avusturya’dan, hattâ Macaristan’dan da uzman getirtilebilirmiş. Malum ya, Türklerin dediği gibi, herkesin gönlünde bir aslan yatar, ve herkes kendi aslanını iş başına getirmek ister! Ama biz muhtaç olduğumuz aslanın nereden getirtilmesini tayinde hata etmedik kanısındayım; ve zamanla elde ettiğimiz sonuçlar, gerçeği olduğu gibi kanıtlar niteliktedir.

            Hindemith, daha başlangıçta işe bütün ağırlığıyla el koydu; başladı önce okulları gezip müzik derslerini dinlemeye. Sonra hemen Türk halk ezgilerine el attı. Hindemith, modal-monodik Türk musikisinin geleneksel akışı içinde günümüze dek gelmiş olan klasik eserlerimize saygıyla yöneldi. Onun Türkiye’ye gelmeden önce bu konuda bazı kaynaklara başvurmuş olduğu açıkça görülüyordu; o, her yeniliğin, geleneksel kaynaklardan esinlenilerek başarılacağına inanıyordu; ve kendisi de Almanya’da bu tür çalışmalara katkıda bulunmuş, böylesine enteresan bir anlayışa öncülük etmişti.

            Önce Hindemith ile halk ezgileri üstünde durmaya karar verildi. Elimizde bir folklor arşivi vardı; daha doğrusu böylesine bir arşivi kurmaya henüz başlamıştık. Derlenmiş olan bazı ezgileri Hindemith dikkatle inceledi. Bunların arasında örneğin, “Akkoyun meler gelir, Dağları deler gelir, Hakikatli yar olsa, Geceyi böler gelir” gibi Anadolu folklorunun en eski ezgileri de vardı. Hindemith hemen kâğıda kaleme sarıldı ve bu ezgileri kendi de armonize edebilme hevesine kapılarak yukarıdaki ezgiyi kendisi de armonize etti, ama pek hoşuna gitmedi. Hindemith halk ezgilerimizi iyice dinleyerek, bestecilerimizin yaptıkları armonizasyonları dikkatle izleyerek yapılması gerekli işe yaklaşmanın daha doğru olacağı kanısına vardı; ve öyle yaptı; çoksesliliğe gitmenin, bu yoldan elde edilecek esinlenişlerin oluşturacağı çoksesli ulusal-çağdaş eserlerle mümkün olacağını söyledi ve bunun her ülkede böyle yapılmış olduğunu örneklerle gözlerimizin önüne seriverdi. Ve sonra biz ona, Ankara Radyosu’nun klasik Türk musikisi ve Yurttan Sesler korolarını da iyice dinlettik, çok memnun oldu.

            Hindemith gene Almanya’ya döndü ve bizim için gerekli uzmanları aramaya başladı; ve bu iş birkaç ay sürdü. Bu arada en önemli iş, yıllarca Weimar’da başarılı hizmetler görmüş olan Generalmusikdirektor Dr. Ernst Praetorius’u, ön planda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı reorganize etmek, orkestrayı yönetmek ve Devlet Konservatuvarı’nda ders vermek üzere Ankara’ya göndermesi oldu. Dr. Praetorius, Ankara’da tam on beş yılı bulan bir süre içinde çok başarılı hizmetler gördü. Ankara’da ölen ve kabri Ankara’da bulunan Dr. Ernst Praetorius’a çok şey borçluyuz. Dr. Praetorius, orkestranın maddi manevi her şeyini yeniledi. O zamana kadar orkestra âdeta bir konservatuvar gibiydi ve kendine lüzumlu elemanları arayıp bulur ve onları yetiştirirdi. Ama bir süre sonra Devlet Konservatuvarı orkestraya kaynak oldu ve bu müesseseden yetişen elemanlarla güçlendirilen orkestra, her şeyi ile üstün bir sanat müessesesi olanın niteliğini kazandı.

            Hindemith Ankara’da ilk konseri, yıllar boyu sadece kendine özgü bir geleneğin oluşturduğu Cumhurbaşkanlığı Orkestrası ile verdi; ve konseri ufak bir konuşma yaptıktan sonra yönetmek istedi. Kendisine istediği kâğıdı kalemi verdim. Konuşacağı şeyi hemen orada kurşun kalemle yazdı. Bu kısa ama özlü konuşmanın fotokopisi de dışarıdaki salonda, Hindemith’in mektupları arasında sergilenmiştir. Hindemith bu konuşmasında, elde bulunan tek bir orkestra ile de neler yapılabileceğini bizlere anlattı; eline değneği aldı ve kendine has o ince ve duygulu üslubuyla konseri yönetti. Hindemith, iki konser yönetecekti, ama ikincisini yönetmeye vakti olmadı.

            Dr. Ernst Praetorius, Ankara’ya gelir gelmez işe dört elle sarıldı. Çok kısa bir süre içinde Türkçeyi öğrendi. Sayın eşi Frau Praetorius, geçen yıl Ankara’da vefat etti ve Cebeci kabristanında eşinin yanı başına defnedildi.

            Hindemith’in önerisine göre kurulan Ankara Devlet Konservatuvarı’nın çeşitli ihtisas kolları için, az zamanda yerli ve yabancı uzmanları içine alan bir öğretim görevlileri kadrosu oluşturuldu. Bunların arasında yirmi kadar yabancı uzman ve on beş kadar da Türk vardı. Devlet Konservatuvarı sınıfları, yukarıda da değinildiği gibi, Musiki Muallim Mektebi’nin öğrencileri arasından seçilen yetenekli elemanlarla kuruldu ve müessese ancak 1940 yılında kanuniyet kesbetti.

            Hindemith, başlangıçta bize, zamanın ünlü tiyatro ve opera rejisörü Carl Ebert gibi büyük bir sanat adamını göndermede de başarılı oldu. Carl Ebert buraya gelmeden önce, Buenos Aires’deki Teatro Colón’da faaliyetini sürdüren Alman Operası’nı (Deutsche Operntemporada) ve ayrıca İngiltere’de Glyndebourne’daki Mozart Festivalleri’ni ve Floransa’daki Maggio Musicale oyunlarını yönetmekteydi. Önce kendisiyle mektuplaştık. Tekliflerimizi olumlu karşıladı. Kendisini ikna ettik. Nihayet Ebert, Buenos Aires’den döndü ve doğru Ankara’ya geldi.

            Bu arada Hindemith’in tavsiye ettiği öteki yabancı uzmanlar da yavaş yavaş Ankara’ya gelmeye başlamışlardı. Sonra orkestraya bir Konzertmeister geldi: Herr Winkler. Daha sonra Zuckmeier gibi çok üstün başarılı ve eğiticilik vasfı ağır basan bir hoca geldi ve bu zat Türkiye’ye uzun yıllar hizmet etti, kaliteli müzik hocaları yetiştirdi; zannederim kardeşi ünlü tiyatro uzmanı Zuckmeier henüz hayattadır. Almanya’dan gelmeye başlayan uzmanlar arasında Lohmann gibi büyük bir şan pedagogu da vardı ve bu muhterem hocaya da çok şeyler borçluyuz. Kendilerinden geniş ölçüde yararlandığımız öteki uzmanlar arasında, hatırlayabildiğim kadarıyla, Friedel Böhm, Kuchenbuch, Braun, Hans Erwin Hey gibi hocalar da vardı. Erwin Hey, ünlü Wagner okuyucusu büyük Hey’in oğluydu; ve kendisinin Küçük Hey (Der Kleine Hey) başlıklı şan metodu vardı ki bu metod özellikle Alman şan eğitim ve öğretiminde çok önemli bir eser olarak etkisini sürdürmüştür, ve dünya çapında bir metod olarak büyük ilgi görmüştür. Hindemith’in bir mektubunda da belirtmiş olduğu gibi, Hey’i bize tavsiye edenler arasında Furtwängler’den başka Hans Fitzner ve öteki tanınmış kişiler de vardı. Şan ve opera eğitim ve öğretimi için Ankara’ya gelen tanınmış kişiler arasında İspanyol asıllı ünlü kantatris Elvira Hidalgo da vardı.

            Şimdi biraz da Türk uzmanlardan söz edelim: Yüksek piyano ihtisasını Leipzig’deki Landeskonservatorium’da yapmış olan ünlü piyanistimiz Bayan Ferhunde Erkin ile tahsilini gene aynı konservatuvarda tamamlamış olan ünlü viyolonistimiz Necdet Remzi Atak. Necdet Remzi, Ferhunde Erkin’in kardeşidir. Yüksek şan ihtisasını Berlin’deki Sternsches Konservatorium’da yaptıktan sonra uzun süre İtalya’da staj gören ve Millî Türk Operası’nın 1 numaralı bas-baritonu, yani ilk Türk okuyucusu olan Nurullah Şevket Taşkıran. Tahsilini Paris’te tamamlamış olup, ne yazık ki geçenlerde kaybettiğimiz ünlü piyanistimiz Mithat Fenmen. Yüksek kompozisyon tahsilini Viyana ve Prag’da yapmış bulunan ünlü bestecimiz Necil Kâzım Akses. Tahsillerini Paris’te tamamlayan iki ünlü bestecimiz: Ahmet Adnan Saygun ve Ulvi Cemal Erkin. İki tanınmış müzikologumuz: Mahmut Ragıp Gazimihal ve Halil Bedi Yönetken, ve ben, Almanya’da Leipzig’de okumuş olan Cevad Memduh Altar. Ben, bakanlıktaki yöneticilik hizmeti yanında, ayrıca Devlet Konservatuvarı’nda Sanat Tarihi ve Müzik Tarihi derslerini de okutuyordum. Bir ünlü bestecimiz daha var ki adı Ferit Alnar’dır; ne yazık ki birkaç yıl önce kaybettiğimiz bu bestecimiz de Necil Kâzım Akses’le birlikte Viyana Musiki Akademisi’nde Joseph Marx’ın talebesi olarak yetişmiştir.

            Yukarıda adlarını verdiğim Türk uzmanlardan başka, bugün Devlet Konservatuvarı’nda vazife gören ve eğitimlerini Paris’te ve Münih’te yapmış olan genç kuşak bestecileri ve enstrüman öğretim görevlileri de vardır. Devlet Konservatuvarı’nın ilk Türk hocalarından viyolonist Necdet Remzi Atak’ı, bas-bariton Nurullah Şevket Taşkıran’ı, piyanist Mithat Fenmen’i, piyanist besteci Ulvi Cemal Erkin’i, müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal’ ve Halil Bedi Yönetken’i de üzülerek söyleyeyim ki kaybetmiş bulunuyoruz.

            Görülüyor ki yukarıda adlarını verdiğim ilk uzmanlardan bir kısmının yetişip memlekete yararlı hizmetler görmelerinde, Türk-Alman kültür işbirliğinin büyük rolü olmuştur.

            Şimdi biraz da Hindemith’in yakın dostu ve Hindemith’in de birlikte çalıştığı Lico Amar Yaylı Sazlar Dörtlüsü’nün kurucusu olan viyolonist Lico Amar’dan bahsedelim: Viyolonist rahmetli Lico Amar, Hindemith’in tavsiye ettiği yabancı uzmanlar arasında önemle yer almaktadır; Türkiye’de çalıştığı sürece Devlet Konservatuvarı’na çok yararlı olmuş ve çok sayıda kabiliyetli viyolonistler yetiştirmiştir; bu muhterem sanatçıya da minnettar ve müteşekkiriz. Lico Amar vaktiyle Türk tabiiyetindeymiş, sonra Alman tabiiyetine geçmiş. Bizde önceleri bir Alman uzmanı olarak çalıştıktan sonra, yeniden Türk tabiiyetine geçti, geçti ama aldığı aylık ücret de biz Türklerin aldığımız daha kısıtlı bir ücretin seviyesine düştü. Amar bu duruma çok üzüldü, ama iş bir kere böyle sonuçlanmıştı ve yapacak bir şey yoktu. Onun bu üzüntüsünü gidermeye bir çare aradım ve hemen Sayıştay (Oberrechnungshof) ile temasa geçtim; bir sanatçının dünya çapında tanınmış bir uzman olduğunu kanıtlayacak belgeler elde bulunduğu takdirde, aylık ücretin gene eski seviyesine yükseltilebileceğini öğrendim. Düşündüm taşındım, Hugo Riemann’ın Musiklexikon’una başvurmak hatırıma geldi ve Amar’ın özgeçmişini bu kitapta buldum. Maddeyi olduğu gibi Türkçeye çevirerek, Bakanlığın resmî bir yazısına bağlayıp Sayıştay’a gönderdim; Lico Amar’ın aylık ücreti gene eski seviyesine yükseldi, Amar da üzüntüden kurtuldu.

            Şimdi de sizlere bizzat şahidi olduğum, Hindemith ve Carl Ebert ile ilgili çok enteresan bir olayı anlatacağım: Carl Ebert Ankara’da uzunca süre kaldı ve kesintisiz dokuz yıl hem Devlet Konservatuvarı’nın, hem de Devlet Tiyatrosu’nun kuruluş çalışmalarına geniş ölçüde katkıda bulundu (1936-45 arası). Ebert, 1945 yılında “Carmen” operasının sahneye konması hazırlıklarıyla uğraşırken mukavelesi yenilenmedi ve onun işini Renato Mordo adlı bir opera rejisörüne devrettiler. Buna hepimiz üzüldük; ama ben zaten Millî Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılmıştım ve Başbakanlığa bağlı Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün yeni kurulmuş olan Radyo Dairesi Müdürlüğü görevine getirilmiştim (1943’te).

            Carl Ebert bizden ayrılır ayrılmaz tekrar Londra’ya gitmiş ve Glyndebourne Mozart Festivalleri’nin başına getirilmişti. 1954 yılında gene Millî Eğitim Bakanlığı’nda görevlendirilmiş ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne getirilmiştim; ve bu tarihten önceki dört yıl içinde de Ankara Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü görevini yürütmüştüm; Carl Ebert’ten yoksunluğun üzücü sonuçları apaçık ortada idi. O sıralarda kendi yetki ve sorumluluğumdan yararlanarak Carl Ebert’i tam iki kez Türkiye’ye davet ettim. Beni kırmadı, 1952 ve 1958 yıllarında Ankara’ya gelerek, hem vaktiyle kendisinin kurmuş olduğu Devlet Tiyatro ve Operası’nı denetleyip rapor verdi, hem de eser sahneye koydu; ama sürekli bir hizmet artık kabul etmedi, çünkü Batıda ve Amerika’da çok önemli görevler yükümlenmişti.

            Hindemith, bize kendisinin tavsiye ettiği yakın dostu Carl Ebert ile başlangıçta, yani 1936-37 yıllarına kadar, meydana getirilmekte olan eser üzerinde çok iyi anlaşmıştı; işler gelişip olgunlaştıkça, yetki ve sorumlulukların da paylaşılmasında her ikisi arasında bazı anlaşma güçlükleri baş göstermeye başladı. Carl Ebert, “opera benim sahamdır” diyor, Hindemith de ısrarla opera konusunun sadece kendisinin uzmanlık sorumluluğu ile ilgili olduğu tezini savunuyordu; “çünkü opera her şeyden önce müziktir” diyordu. Bu hal zamanla her ikisi arasında kırgınlıklar yaratan büyük bir anlaşmazlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bu iki büyük şahsiyetin aralarında vakit vakit geçen anlaşmazlıklar, bizleri nasıl üzüyordu bilemezsiniz.

            Günün birinde şefim Cevat Dursunoğlu, bana “aman bunu bakanımız Saffet Arıkan bey duymadan, ne yapalım edelim, olumlu bir sonuca varabilmenin çarelerini arayalım ve her ikisini tam bir anlaşma içinde bir araya getirecek bir formül bulalım” dedi. Bunun üzerine Hindemith’e şöyle dedim: “Siz büyük bir üstatsınız, sizin tavsiyenizle buraya gelen Carl Ebert de kendi sahasında büyük bir üstat; üstelik sizler özel hayatınızda birbirinizle samimi arkadaşsınız da. Gelin bir antlaşma, bir barış antlaşması yapalım ve kompetansları birbirinden kesinlikle ayırıp bir protokole bağlayalım, işler huzur içinde yürüsün”. Bu tarzdaki teklifimi her ikisi de memnunlukla kabul etti. Ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın en alt katındaki Cevat Dursunoğlu’nun karanlık odasında, “mahzen” diye ad koyduğumuz o karanlık odada barış antlaşması için masaya oturduk. Akşama kadar lamba ışığı altında çalıştık bu odada. Hindemith ve Ebert münakaşası oldukça uzun sürdü; nihayet bir anlaşmaya varıldı; maddeler birer birer tespit edildi; makinede ben yazdım. İşte bu Kuyudibi (Kellervertrag) Antlaşması da dışarı salondaki Hindemith mektupları arasında yer alıyor. Bu çalışma sonunda her iki uzman da bir anlaşmaya vardılar ve ikisinin de yüzleri güldü; ben de hayatımda bu iki büyük insanı, altı saatten fazla emek vererek birbirleriyle barıştırabilmiş olmanın mutluluğuna erdim.

            Sizlere Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşuyla ilgili bu çok önemli olayı da anlattıktan sonra, şimdi gene geçmiş yıllara döneceğim: Büyük önderimiz Atatürk, Ankara’da bir Devlet Konservatuvarı’nın vakit kaybetmeden kurulabilmesiyle ilgili ön çalışmalarla çok yakından ilgiliydi. Ata’nın emirleriyle, zamanın Millî Eğitim Bakanı rahmetli Abidin Özmen’in başkanlığında, 1934 yılında Ankara’da bir Müzik Kongresi toplandı; bu kongreye bizler de çağrıldık. İşte bu kongrede, Ankara’da müzik, opera, tiyatro ve bale sanatlarıyla ilgili bir eğitim-öğretim kurumunun meydana getirilmesiyle ilgili görüşler tartışılacak; teklifler bir rapor halinde tespit edilerek Millî Eğitim Bakanlığı’na sunulacaktı. Sayın bakan -bütün iyi niyetine rağmen- bu işe o kadar yabancıydı ki, uzun süren tartışmalar bakanı hayli yordu. İkide birde kapı açılıyor, özel kalem müdürü içeri giriyor, bakanın kulağına bir şeyler söyleyip gidiyordu; ve bu gidiş gelişler, bakanı büsbütün telaşa düşürüyordu. Meğer Çankaya’daki köşkte kongrenin sonuçlarlını sabırsızlıkla bekleyen Atatürk, sık sık bakanlığı aratıyor ve özel kalem müdürüne verilen emirle, Millî Eğitim Bakanına “Daha bitmedi mi?” diye sorduruyormuş; bakanın telaşı ondanmış.

            Bakanlığa sunulacak raporda neler yapılması gerektiğini enine boyuna açıklayacak tekliflerin neler olması gerekeceği üzerinde Kongrece tam bir mutabakata varmıştık. İşte bu rapordaki tekliflerin tatbikine 1935 yılında geçildi; böylece Paul Hindemith’in Ankara’ya davet edilmesini mümkün kılan prensipler de uygulama safhasına girmiş oldu; Ankara’da bir Devlet Konservatuvarı’nın kurulması ve Batıdan uzmanlar angaje edilmesiyle ilgili teşebbüslere de hemen hız verildi. Altı uzmanın imzaladığı bu raporda benim de imzam var. Halbuki Atatürk, daha önceki yıllarda Ankara’da bir Musiki ve Temsil Akademisi’nin kurulmasını sağlayacak bir yasayı meclisten geçirtmişti. Ne var ki Ata, bu yasayı yürürlüğe koydurmadı, çünkü yasa sadece bir kişi tarafından hazırlanmıştı. Atatürk metni incelemiş ve yetersiz bulmuştu; 1934 yılında onun için Ankara’da bir Müzik Kongresi’nin toplanması ve gerekli teklifleri tespit etmesi imkânını sağladı.

            1935 yılında da -yukarıda da değinildiği gibi-, Musiki Muallim Mektebi’nin öğrencileri arasından seçilen yetenekli gençlerle, gene Musiki Muallim Mektebi’nin içinde idareten kurulan Devlet Konservatuvarı faaliyete geçirildi. Ve ancak Mayıs 1940 tarihinde, zamanın Millî Eğitim Bakanı rahmetli Hasan Âli Yücel’in gayretiyle çıkan yeni bir yasa ile kurum legal bir kişilik elde edebildi. Bu işte en büyük kazancımız, 1935’ten 1940’a kadar geçen beş yıl içinde, kurumun kanuniyet kesbetmesi için lüzumlu deneyimi elde etmiş olmamızdır; ve Ata’nın istediği de bu idi. Düşünün bir kere, böylesine bir deneyim elde edilmeden yürürlüğe konacak bir yasa, sonradan ne kadar değişikliğe uğrayacaktı. Bugün 43. yaşını da idrak etmiş bulunan Devlet Konservatuvarı kanunu, bazı yerlerinin yetersizliğine rağmen gene de değerini koruyabiliyor.

            Musiki Muallim Mektebi daha sonra, bağımsız bir bölüm olarak, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün bünyesine katıldı; Devlet Konservatuvarı ise faaliyetini gene aynı binada sürdürdü. Haber aldığıma göre kurum, pek yakında, son yıllarda inşası sona erdirilen yeni binasına taşınmak üzereymiş ki, daha 1937 yılında göndermiş olduğu bir mektupta “Yeni okul! Yeni okul! Yeni okul’” diye barbar bağırmış olan Hindemith’in derhal inşasını zorunlu gördüğü Devlet Konservatuvarı binası da ancak 46 yıl sonra gerçekleşmiş oluyor! Paul Hindemith son derece canlı, hareketli ve bütün işlerinde aktif bir insandı. Belki biz Hindemith’ten gereği kadar yararlanamadık, ama elimizden geleni gerçekleştirmekte de pek kusurumuz olmadı.

            1938 yılı bizler için çok elemli bir yıldı; cumhuriyetimizin kurucusu, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın gönülden hamisi, büyük önderimiz Atatürk, bizleri ebediyen terk edip sonsuzluğa göçmüştü. Türkiye’de çağdaş sanat reformlarının ve özellikle müzik sanatının, günün gerçeklerine uygun düzeyde gelişimini sağlama yolunda, mümkün ol